
The Economist’in 16 Ekim tarihli başyazısına göre, gelişmiş ekonomiler borç krizinin eşiğinde bulunuyor. Kamu harcamalarının gelirleri aşması ve siyasi kısıtlamalar nedeniyle kemer sıkma politikalarının uygulanamaması, ülkeleri enflasyonist bir yola sürüklüyor.
Fransa, Japonya, İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde kamu borçları GSYİH’nin yüzde 110’una ulaşmış durumda. ABD’de bütçe açığı GSYİH’nin yüzde 6’sını buluyor. Buna rağmen Donald Trump yönetiminin yeni vergi indirimleri planlaması, mali dengeleri daha da zayıflatıyor.
Dergi, yapay zekâ kaynaklı üretkenlik artışının borç yükünü hafifleteceği beklentilerini “yanıltıcı bir iyimserlik” olarak niteliyor. Gelirlerin artması, emekli maaşları ve sağlık harcamalarının da aynı oranda büyümesine yol açacağından, kamu maliyesine uzun vadeli rahatlama getirmeyecek.
The Economist’e göre, hükümetler borç yükünü azaltmak için enflasyonu dolaylı bir araç olarak kullanabilir. Bu yöntem, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde olduğu gibi reel borçların değerini düşürmek için “finansal baskı” politikalarıyla desteklenebilir.
Ancak bu stratejinin ciddi sosyal sonuçları olabilir. Enflasyon, tasarruf sahiplerinden borçlulara ve maaşlı kesimlerden varlık sahiplerine doğru bir servet transferine yol açar. Dergi, bu sürecin orta sınıfı zayıflatabileceği ve demokratik sistemlerin temelini sarsabileceği uyarısında bulunuyor.
The Economist, 1970’lerdeki yüksek enflasyonun sonunda Ronald Reagan ve Margaret Thatcher gibi liderlerin “disiplinli ekonomi” anlayışını yeniden tesis ettiğini hatırlatarak, bugünkü dünyada da benzer bir dönüm noktasına gelindiğini belirtiyor.
Dergiye göre, önümüzdeki yıllar zengin ülkeler için bir yol ayrımı niteliğinde olacak: Ya mali disiplini yeniden inşa edecekler ya da siyasi kutuplaşma ve kalıcı enflasyon döngüsüne girecekler.



